11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Astana Club’taki ‘‘Büyük Avrasya: Dünyanın Geleceğinin Yeni Vizyonu’’ Konulu Konuşması

22.11.2021
Yazdır Paylaş Yazıları Büyült Yazıları Küçült

Sayın Başkan,

Ekselansları,

Kıymetli Davetliler,

Bayanlar ve Baylar,

2017 yılından sonra bu toplantıya ikinci kez iştirak ediyor olmaktan onur duyuyorum. Bu vesileyle, nazik davetleri ve bizleri biraraya getirdikleri için organizasyon komitesine teşekkürlerimi sunarım.

Dünya çapında aşı çabaları sayesinde, tünelin sonunda ışığı nihayet görmekteyiz. Yeniden seyahat ediyor ve Astana Forumu gibi etkinliklere fiziken iştirak ediyoruz. Pandeminin biran önce bitmesini ve hayatlarımıza yönelik kısıtlamaların nihayet sona ermesini temenni ediyorum.

Kazakistan’da olmak benim için her zaman büyük bir mutluluk teşkil etmiştir. Bağımsızlığından itibaren güzel ülkenizi çok kez ziyaret ettim. Bu yıllar süresince, sevgili kardeşim Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in bilge liderliğinde Kazakistan’ın gelişimi ile devlet ve ulus inşasındaki fevkalade başarılarına bizzat şahitlik ettim. Bu yıl, uluslararası toplumun prestijli bir üyesi olarak bağımsızlığınızın 30. yılını kutluyorsunuz. İnanıyorum ki Kazakistan’ın geleceği daha da parlak olacak ve bu ülke Avrasya ve ötesinde barış, güvenlik ve istikrarın garantörlüğünü yapacaktır.

Bayanlar ve Baylar,

Malumları olduğu üzere, uluslararası sistemde büyük bir değişimin içerisinden geçmekteyiz. Dünyanın ekonomik ve siyasi ağırlık merkezleri Asya’ya doğru kayıyor. Soğuk Savaş bittiğinde, ABD kendini ekonomik, askeri ve siyasi olarak tek başat güç olarak buldu. Ancak, güç dengesindeki tektonik değişiklikler nedeniyle, tek kutuplu dünya düzeni artık sona erdi. ABD sadece bir ya da iki değil çok sayıda güç merkezi olan bir uluslararası sistemle karşı karşıya bulunuyor. Büyük güçler arasındaki rekabet tekrar ön plana çıkıyor. Avrasya’nın büyük güçleri Çin, Rusya ve son dönemde Hindistan kendi nüfuz alanlarını yayıyorlar.

Uluslararası ilişkilerde süregelen eğilim, bizi Soğuk Savaşın son yılları ve 18. yüzyıl ile 19. yüzyılın başındaki ittifak sistemleri ile bir benzetme yapmaya itiyor. Tarihin öğrencileri olarak, hepimiz biliyoruz ki Asya’ya yönelik büyük güçlerin mücadelesi önceki yüzyıllarda bu topraklara sefalet, yıkım ve ölüm getirdi. 19. yüzyıldaki Büyük Oyunu veya Soğuk Savaş yıllarındaki silahlı çatışmaları hatırlayalım. Umuyorum ki 21. yüzyılın başka bir hikayesi olacak, büyük güç mücadelesi çatışmaya dönüşmeyecek ve bu yüzyıl işbirliği ve barışçıl bir şekilde birlikte yaşamanın devrini teşkil edecektir. Amacımız bu sefer yeni bir hikaye yazmak olmalı ve uluslararası siyasetteki mevcut değişimlerden vatandaşlarımıza daha iyi hayatlar sunacak gelişim kanalları elde etmek suretiyle yararlanmalıyız.

Daha parlak bir geleceğe uyanmak için, inanıyorum ki devletler rasyonel ve uluslararası sistemin sorumlu üyeleri olarak hareket etmeli ve barış, güvenlik, istikrar ve ekonomik gelişime zarar verecek maceracı ve irredentist dış politikadan kaçınmalıdırlar. Uluslararası sistemin her üyesi uluslararası hukuk ile birlikte kural temelli uluslararası düzene saygı duymalı ve ikili ve çok taraflı problemlerini barışçıl bir şekilde diplomasi aracılığıyla çözmeye kararlı olmalıdır.

Ancak bu tür akılcı davranışları sadece vatandaşlarının iyiliğini ve refahını her şeyin üstünde tutan sorumlu hükümetlerden bekleyebilirsiniz. Diğer bir deyişle, işbirliğine ve birlikte çalışmaya dayalı barışçıl bir uluslararası sisteme ulaşmak için her ülke önce kendi evini düzene koymalı ve hukukun üstünlüğü, iyi yönetişim ve evrensel insan haklarına saygı gibi temel kriterleri karşılamalıdır. Bu temel ölçütleri hiçe sayan otoriterliğe meyil etmemelidirler.

Bayanlar ve Baylar,

Hepimizin bildiği gibi, Soğuk Savaştan sonra liberal uluslararası düzen muzaffer oldu ve batı demokrasileri diğer siyasi sistemlere karşı küresel zaferlerini ilan ettiler. Rusya liberal demokratik bir devlet olma yolunda ilerliyordu ve Çin, ulusal ekonomisinin liberalleşmesini hızlandırdı, dünya ile olan ilişkisini artırdı ve şeffaflık ve hukukun üstünlüğü ile ilgili belirli kuralları kabul ederek DTÖ üyesi oldu. Bu şartlar altında batılı aydınlar “tarihin sonunu” tartışıyorlardı.

Bütün bunlara karşın, son on yıl demokrasi ve değerleri için korkunç bir on yıl oldu. Ekonomik ve siyasi krizler, silahlı çatışmalar, düzensiz ve kitlesel göçler, terörizm ve pandemi gibi küresel sorunlar ve meydan okumalar ne yazık ki tüm dünyada popülist, otoriter ve baskıcı siyasi akımları güçlendirmiştir. Şu anda liberal dünya düzeninin tehlikede olduğu iddia edilebilir.

Batı'da demokrasiler ve değerleri popülist siyasi hareketlerin sürekli saldırısına uğrarken, Doğu'da birçok ülke liberal demokratik standartları benimsemeye son vermiş ve demokrasi yerine otokrasiye yönelmiştir. Dünyanın hemen her yerinde denge ve denetim sistemlerinin ortadan kaldırılması, anayasaların cumhurbaşkanlığı görev sürelerine dair sınırlamaların kaldırılması yönünde değiştirilmesi, çok partili demokrasilerden tek partili devletlere geçiş gibi otoriter eğilimlerin güçlendiğini gözlemlemeye başladık.

Bunu, özellikle büyük güç rekabetinin geri döndüğü bir dönemde, Avrasya'nın geleceği için tehlikeli bir eğilim olarak görüyorum. Baskıcı iç politikalar uygulayan ve saldırgan, hasmane dış politikalar izleyen otoriter rejimler, uzun vadede sadece iç huzursuzluklara yol açmayacak, aynı zamanda uluslararası barış ve güvenliği de tehlikeye atacaktır. Tarih, özellikle 1930'lar ve Soğuk Savaş yılları, bu tür rejimlerin uluslararası barış ve istikrar için nasıl risk oluşturduğunun örnekleriyle doludur.

Otoriter bir hükümet, küçük bir yönetici grubun çıkarlarını tüm toplumdan daha önemli hale getirdiğinden dolayı, uluslararası güvenlik için her zaman bir tehdit oluşturur. Güçlerini yurt içinde pekiştirmek için saldırgan bir dış politika uygularlar. Bu nedenle, devam eden bu eğilime karşı uyanık olmalıyız ve güçlü devletler kurmak adına vatandaşların hükümetleri üzerindeki denetiminden asla vazgeçmemeliyiz.

Mevcut küresel zorlukların ve uluslararası arenada artan rekabetin güçlü devletleri gerektirdiği aşikârdır. Fakat, otoriterliğin güçlü devletler yarattığı ve otoriter hükümetlerin demokratik olanlardan daha başarılı olduğu argümanına katılmıyorum.

Her şeyden önce, kalkınma ve ekonomik büyüme için hem kısa hem de uzun vadede kurumlar ve toplum yapısı çok önemlidir. Sadakati liyakatin önüne koyan, düşünce özgürlüğünü ise parti politikalarına veya doktrinlerine feda eden otoriter hükümetler zaman içinde canlı bir sivil toplumu ve yaratıcılığını kaçınılmaz olarak yok edecektir. Bu kaçınılmaz olarak sınırlı inovasyona, daha yavaş ekonomik büyümeye ve daha az refaha yol açacaktır. Başka bir deyişle, toplumu kontrol etmeye yönelik katı otoriter önlemler, sürekli ekonomik büyüme ve müreffeh bir toplum meydana getiremez.

Ben naif bir insan değilim. Dolayısıyla tüm Avrasya ülkelerinin demokratik olması ve liberal değerleri benimsemesi gerektiğini tartışmıyorum. Gerçek bir demokrasinin kurulmasının uzun bir süreç olduğunun ve kısa sürede gerçekleşemeyeceğini biliyorum. Demokratik kültürün kök salması için sadece devlet yapısının kurumsal dönüşümüne değil, aynı zamanda insanların zihinlerinde de bir dönüşüme ihtiyaç vardır.

Bugün üzerinde durduğum şey, coğrafyamızın uluslararası barışı, güvenliği ve istikrarı için devletlerin otoriter eğilimlerden kaçınması ve demokrasi olmasalar bile en azından hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı, iyi yönetişim ve hesap verebilirlik gibi temel bazı kriterleri benimsemeleri gerektiğidir.

Bu kriterlerin uygulanması, otomatik olarak ekonomik kalkınmayı teşvik edecek ve refahın toplumlar nezdinde adil dağılımını sağlayacaktır. Hepinizin bildiği gibi, ülkelerin ekonomik refahları ve dış ekonomik bağlantıları arttığında, iç ve dış sorunlarını kuvvet kullanarak değil, barışçıl yollarla çözmeye daha meyilli olacaklardır.

Ayrıca, transatlantik ülkeleri daha iyi ekonomik işbirliği ve bağlantısallık yoluyla Avrasya'nın ekonomik kalkınmasını ve bölgesel istikrarını da desteklemelidir. Dünya ekonomisindeki değişen dinamikleri, küresel refahı artırmak için bir meydan okumadan ziyade bir fırsat olarak algılamalıdırlar.

21. yüzyılın Avrasya'nın yüzyılı olacağına ve bahtının parlayacağına tanık olacağımıza inancım tamdır. Avrasya, dünyanın en büyük medeniyetlerinden bazılarına ev sahipliği yapmaktadır. Bu bölgedeki devletler, zaman içinde sabırla biriktirilmiş binlerce yıllık kültür ve geleneği yansıtmaktadır. Çin, Rusya ve Hindistan gibi ülkeler, zamana direnen derin felsefi ve entelektüel geleneklere sahiptir. Avrasya ülkelerinin, kalkınmaya ve ekonomik büyümeye elverişli, barışçıl bir uluslararası ortam yaratan denenmiş ve test edilmiş evrensel kriterlere bağlı kalmanın önemini eninde sonunda takdir edeceklerine inanıyorum.

Astana Club’ın organizasyon komitesine bizleri bir araya getirdikleri ve mükemmel misafirperverlikleri için bir kez daha en içten şükranlarımı sunuyorum.

Teşekkürler.

Yazdır Paylaş Yukarı