Natolin Avrupa Koleji'nde "Avrupa'nın Geleceğine İlişkin Türkiye'nin Vizyonu" Başlığıyla Yaptıkları Konuşma

06.06.2011
Yazdır Paylaş Yazıları Büyült Yazıları Küçült


(Varşova, 6 Haziran 2011, Pazartesi)


Sayın Rektör,
Ekselansları,
Saygıdeğer Konuklar,
Hanımefendiler, Beyefendiler,

Natolin Avrupa Koleji’ni tekrar ziyaret ediyor olmaktan ve bugün burada bizimle olan tüm saygıdeğer konuklara hitap etmekten büyük mutluluk duyuyorum. Türkiye’nin Avrupa’nın geleceğine ilişkin vizyonu hakkındaki görüşlerimi paylaşma olanağı sağlayan Avrupa Koleji’ne teşekkür ediyorum.

Öncelikle, Polonya’yı ziyaretim nedeniyle duyduğum memnuniyeti vurgulamak istiyorum. Avrupa kıtası bakımından kilit önemi haiz Polonya, Avrupa düşünce tarihi bakımından her zaman öndegelen bir kaynak olmuştur. Bu sebeple, Brugges Avrupa Koleji’nin kardeş kolejinin bu ülkede buluyor olması tesadüfi değildir. Aynı şekilde, Polonya’nın Avrupa’ya bakış açımızda ayrı bir yere sahip oluşu da bir tesadüften kaynaklanmamaktadır.

Türkiye ve Polonya arasındaki ilişkiler, tarih boyunca güçlü dostluk bağları, karşılıklı saygı ve zor zamanlarda sergilenen ortak bir dayanışma vizyonu üzerine kurulmuştur.

Avrupa tarihinin en karanlık dönemlerinde, Polonya halkı her zaman Türkiye’nin dostluğuna güvenmiştir. Kendi topraklarının acımasız şekilde işgalinden kaçan Polonyalı erkek ve kadınlar, Türk topraklarına sığınmışlardır. Buna mukabil, sözkonusu kişiler yeni yurtlarındaki siyasi, askeri, kültürel ve bilimsel hayata değerli katkılarda bulunmuşlardır.

Ayrıca, Türkler Polonya’nın parçalanmasını veya işgalini hiçbir zaman tanımamışlardır. Buna ilişkin olarak, Polonya’nın egemen bir devlet olmadığı ve 18. yüzyılın sonundan Birinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar süren döneme ilişkin kısa bir tarihi anekdotu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Osmanlı Sultanı tarafından “kordiplomatik” için verilen resepsiyonlarda, Saray Protokol Şefi, mevcut olmadığı halde Polonya Büyükelçisini “yolda, geliyor!” şeklinde anons ederdi. Bu tutum, Polonya devletinin imhasını reddetme yönündeki Osmanlı siyasetinin açık bir tezahürüydü.

Aramızdaki dostane ilişkiler yalnızca bu tarihi mirasa dayanmamakta, aynı zamanda aynı güvenlik ittifakının üyesi olmamızdan ve pek çok bölgesel ve küresel konuda ortak bir vizyonu paylaşmamızdan kaynaklanmaktadır.

Bu bağlamda, 2014 yılında Türkiye ve Polonya arasındaki diplomatik ilişkilerin tesis edilişinin 600. yıldönümünü kutlayacağımızı duyurmaktan onur duyuyorum.

Saygıdeğer konuklar,
Sevgili öğrenciler,

Geçmişe dair pek çok şey söylenebilir. “Geçmişi hatırlayamayanların onu tekrar etmeye mahkûm oldukları” ise kesinlikle doğrudur. Ancak, benim bugünkü niyetim Avrupa tarihi konusunda ders vermek değil.

Ben daha çok Avrupa Koleji öğrencileri olan sizlerin, şekillendireceği ve en nihayetinde yöneteceği Avrupa’nın geleceği üzerinde durmak istiyorum.

Avrupa’nın geleceğini bugün burada, sıradan bir eğitim kurumu olmaktan ziyade bir stratejik düşünce merkezi olan Natolin’de tartışmak, bu konferansı daha da anlamlı hale getirmektedir.  

Avrupa Koleji öğrencisi olmak, bir ayrıcalıktır. Ancak, bu ayrıcalık, bir sorumluluğu da beraberinde getirmektedir: Bu, Avrupa’nın daha iyi bir geleceğe sahip olması için çalışma sorumluluğudur. Mezuniyetinizin ardından, pek çoğunuz Avrupa kurumlarında, ulusal idarelerde, akademi dünyasında veya sivil toplumda görev alacaksınız.

Nerede çalışırsanız çalışın, Türkiye’nin ayrılmaz bir parçası olduğuna kesinlikle inandığımız Avrupa projesinin gelecekteki savunucuları sizler olacaksınız.  

Hanımefendiler, Beyefendiler,
Sevgili öğrenciler,

Kıtamızı ilgilendiren üç önemli dinamiğe şahit olduğumuz şu dönemde, Avrupa üzerine yeniden düşünmenin zamanı gelmiştir: Bu dinamikler, küresel güç dengesinin Asya’ya doğru kayması, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da demokratik devrimlerin yayılması ve Avrupa’nın odaklandığı hususların değişmesidir.

Küresel gücün çekim merkezi Batı’dan Doğu’ya doğru kayarken, Avrupa kıtası gittikçe daha içine kapanık bir hale gelmektedir.

Bu konuyu biraz daha açmak istiyorum: 

Herkesçe bilinen “Batı’dan Doğu’ya doğru güç kayması”, Asya ülkelerinin hızlı ekonomik büyümesinin bir sonucudur. Gelişmekte olan ülkelerin ekonomik açıdan yükselişi, bu ülkelerin siyasi konumlarını da güçlendirmektedir.

AB’nin dünya ticaretindeki payı, yakın gelecekte %20’nin altına gerileyecektir. 1990’ların ortasında dünya hasılasının %25’den fazlası AB tarafından üretilirken, bu oranın 2030’a kadar %10’un altına düşmesi beklenmektedir.

Diğer taraftan, Asya ülkelerinin dünya üretimindeki payı son 40 yılda iki katına çıkarak bugün %30’u aşmıştır.

Bu küresel eğilim o kadar etkilidir ki; “AB Düşünce Grubu” hazırladığı raporda, Avrupa’nın “Asya kıtasının Batı’daki önemsiz bir yarımadası” haline dönüşmesi riskine dikkat çekmiştir.

21. yüzyılın bir “Avrupa yüzyılı” olmayacağına dair korkular mevcuttur. Avrupa’nın gücünün göreceli olarak azalması, örneğin Alman sosyolog Lepenies’in “dünyanın Avrupalılaşması” sürecinin sona erdiğini ve Avrupa’nın artık dünyanın gidişatını ve yönünü tayin eden bir kıta olmadığını ileri sürmesine yol açmıştır.

Aynı şekilde, Bengalli tarihçi Chakrabarty, “Avrupa’nın taşralaşması”na atıfta bulunmuştur.

Bu iddialı ifadelere ilişkin şahsen çekincelere sahip olmakla birlikte, Avrupa’nın, şayet gelişmeleri belirleyici bir aktör olarak kalmayı arzu ediyorsa, küresel dengelerdeki bu değişimden gerekli dersleri mutlaka çıkarması gerektiğine inanıyorum.

Küresel düzenin halen yeniden yapılandırılmakta olduğu bu dönemde, Avrupa da yerini sağlamlaştırmanın yollarını bulmaya çalışmaktadır. Yeni küresel düzen ile siyasi ve ekonomik yönetişime yönelik bu arayışta, insanlar için daha fazla güvenlik ve özgürlük sağlama konusunda Avrupa’ya büyük bir sorumluluk düşmektedir. Bu arayış, sağlam bir “Avrupa jeostratejisi” tarafından desteklenmelidir. Bu jeostratejinin kıtamızın halen geliştirmesi gereken bir kavram olduğuna inanıyorum.

Avrupa bütünleşmesi tarihi, Avrupa’nın ortaya çıkan zorluklara her zaman çözüm bulmayı başardığını ve ilerlemeye devam ettiğini teyit etmiştir. Bu yüzden, Avrupa’nın geleceği konusunda iyimserim. İlim ve irfan birikimi üzerine kurulan Avrupa, siyaset, ekonomi, bilim, sanat ve teknoloji alanlarında tüm dünya için bir meşale olmuştur.  

Bugün Avrupa, ortak kural ve değerler üzerine kurulu ortak evimizdir. Evrensel değerler ve yüksek standartlara dayanan bir düşünce sistemini ve yaşayışı temsil etmektedir. Benzersiz siyasi, ekonomik ve sosyal modeli ile bir çekim merkezi olmuştur.

Avrupa’nın günümüzde karşı karşıya kaldığı ekonomik zorluklara rağmen, kötümserliğe kapılmamalıyız. Nihayetinde, dünyadaki en büyük tek pazar ve ticaret ortağından bahsetmekteyiz.

Avrupa bütünleşmesi, Avrupa tarihinin emsali bulunmayan ve en başarılı projesidir.  Barış ve refah için bir çözüm haline gelmiştir. Tek başına Polonya mucizesi bile, bu gayretin başarısını kanıtlamaktadır.

Gerekli siyasi irade ile stratejik ve vizyoner liderliğin sergilenmesi durumunda, Avrupa’nın geleceğinin -yani geleceğimizin- parlak olmaması için bir neden göremiyorum.

Hanımefendiler, Beyefendiler,
Sevgili öğrenciler,

Avrupa’nın içe kapanması olarak nitelendirilebilecek ikinci değişim, Avrupa’nın dünyanın geri kalanıyla “hissiyat olarak uzaklaşmasına” yol açmaktadır. İçinde bulunduğumuz küreselleşme çağında bu durumdan kesinlikle kaçınılması gerekmektedir.

Ortaya çıkmakta olan yeni dünya düzeninde, Avrupa’nın sahip olduğu ilişkiler ağını derinleştirmekten, güçlendirmekten ve genişletmekten başka bir seçeneği bulunmamaktadır.

Kendisine komşu bölgelere ve hatta ötesine kayıtsız kaldığı takdirde, Avrupa projesinin sürdürülebilir olması mümkün değildir. Avrupa, kendi kendini tecrit etmekten sakınmalıdır. Avrupa, başkalarıyla uygun bir etkileşim içerisine girmeden kendi vatandaşlarının refah düzeyini yükseltemez. Yeterli derecede hoşgörüye sahip olmadan, kendi değerlerini başkalarına gerektiği gibi yayamaz. İçine kapanık bir Avrupa, yumuşak gücünü eninde sonunda kaybedecek ve çekim gücünü azami şekilde arttırma konusunda başarısız olacaktır.

Bu içedönük ruh hali, kuşkusuz küresel mali ve ekonomik kriz tarafından tetiklenmiştir. Bu durum, Avrupa’nın münhasıran kendi içine odaklanmasına ve kısmen özgüvenini kaybetmesine yol açmıştır.

Avrupa’daki hoşgörü ortamında gerileme olduğunu gözlemliyorum. Bu, endişe verici bir durum olup, Avrupa’nın kurucu değerlerinin bile sorgulanmasına yol açmaktadır. “Avrupa kimliği” hiçbir zaman dışlayıcı bir yaklaşımla oluşturulamaz.

Esasen, Avrupa hiçbir zaman homojen bir kimliğe sahip olmamıştır. Farklı etnisiteler, kültürler, inançlar ve gelenekler üzerine kurulmuştur.

Kendinize bir bakın. Portekiz’den Bulgaristan’a, Polonya’dan Estonya’ya, İsveç’ten Türkiye’ye farklı ülkelerin mensupları olarak Avrupa’yı oluşturuyorsunuz. Her biriniz Avrupa’nın kültürel hazinesini teşkil etmek için beraberinizde kendi kültürel yansımanızı getiriyorsunuz. 

Kültürel çeşitlilik, korunması gereken bir güç ve zenginlik kaynağıdır. Cehalet, korku ve soyutlama politikası üzerine ortak bir gelecek inşa edemeyiz. Pek çok Avrupa toplumunda hoşgörüsüzlüğün yükselişi, hep birlikte mücadele etmemiz gereken ortak ve karmaşık bir sınamadır.

Avrupa, demokrasi, insan hakları, hoşgörü ve farklılıklara saygı gibi ortak kural ve değerlerimizle inşa ettiğimiz ortak evimizdir. “Avrupalı” olmak, bu kural ve değerleri içselleştirmek demektir. Eğer bu kural ve değerleri korumazsak, ortak evimizde barış içerisinde yaşamımızı sürdüremeyiz. Bu sebeple, bu kural ve değerlerden yalnızca yararlanmamalı, aynı zamanda onları korumalıyız. 

Monnet, Schuman veya Adenauer’in tasarladıkları Avrupa, geçmişi geride bırakma cesareti üzerine kurulmuştu. Onlar, ortak değerler ve bakış açıları aracılığıyla barış ve istikrara ulaşmaya çalıştılar. Zira, bölünme ve bağnazlığın gerçek bedelini bizzat yaşayıp tecrübe etmişlerdi. 

Yakın geçmişinde yaşanan acı deneyimlerin ardından, bugünün Avrupası’nda ırkçı, yabancı düşmanı, İslam karşıtı ve ayrımcı eğilimlere yer olmamalıdır. Bu tür eğilimler, yalnızca sosyal uyuma zarar vermekle kalmayıp, aynı zamanda Avrupa’nın imajını ve yumuşak gücünü de zedelemektedir.

Zamanın emareleri bizi yalnızca “yan yana” değil, aynı zamanda bütünlük ve uyum içerisinde “birlikte” yaşamaya sevk etmektedir.

Avrupa’nın bugün karşı karşıya olduğu ekonomik ve sosyal sorunların tamamen farkındayım. Ancak, ne fiziki engeller, ne de görünmeyen sosyal ve zihinlerdeki engeller, bu sorunlara çare olabilir. Demokratik toplumlarda, kimsenin “kapsayıcılığın” dışında bırakılması sözkonusu olamaz.   

Saygıdeğer misafirler,
Sevgili öğrenciler,

Kıtamızın geleceğini şekillendirmede belirleyici faktör olacak üçüncü dinamik ise demokratik devrimlerin Orta Doğu ve Kuzey Afrika’ya doğru genişlemesidir.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da, Avrupa’daki 1848 ve 1989 devrimlerini anımsatan tarihi bir dönüşüme tanıklık ediyoruz.

Gelişmeleri oldukça yakından takip ediyorum. 2003 yılında Tahran’da düzenlenen Dışişleri Bakanları toplantısında İKÖ üyesi ülkelere kendi memleketlerinde reform yapmaları çağrısında bulundum. Öncelikle kendi evimizi düzene koymamız gerektiğini söyledim. Dönüşüm sürecinin barış, istikrar ve halkların refahıyla sonuçlanmasını temin etmemiz gerekmektedir.

Demokrasi, barış, istikrar ve refah alanının genişletilmesi, hem Avrupa’nın hem de uluslararası toplumun çıkarına olacaktır.

Avrupa, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki ciddi gelişmelere kayıtsız kalamaz. Dolayısıyla, bu tarihi fırsatı kaçırmamalıyız.

Sevgili öğrenciler,

Önümüzdeki yıllar için Avrupa’nın önünde iki seçenek bulunuyor: Stratejik açıdan vizyoner, ekonomik açıdan rekabetçi ve kültürel açıdan kapsayıcı bir şekilde küresel bir oyuncu haline gelmek ya da kıtasal bir güç olarak kalmak.

Stratejik açıdan ileri görüşlü bir yaklaşımın benimsenmesi halinde, ilk seçeneği gerçekleştirmek mümkündür.

Bunu sağlayabilmek için, Avrupa bütünleşmesine yeni bir hız kazandırılmalıdır. Avrupa bütünleşme sürecinin tamamlanması, şüphesiz Avrupa için yeni fırsat pencereleri açacak ve profilini güçlendirecektir.

Tarihi rolü ve Avrupa’nın şekillenmesine katkısı sayesinde, Türkiye, bu fırsat pencerelerinin en iyi örneğidir.

Türkiye ve Avrupa her zaman etkileşim içerisinde olmuştur. Siyasi, ekonomik ve sosyokültürel gelişmelerden karşılıklı olarak etkilenmişlerdir. Türkiye’ye atıfta bulunmadan Avrupa tarihini yazmak neredeyse imkansızdır. Sonuç olarak, Türkiye ve Avrupa’nın geleceğini iki farklı ve birbirinden bağımsız faktör olarak düşünmek mümkün değildir.

Aynı tarihe sahibiz. Aynı coğrafyayı paylaşıyoruz. Aynı vizyonu ve değerleri paylaşıyoruz. Bu yüzden, ortak bir gelecek ve ortak bir kadere sahibiz.

AB daha güçlü bir küresel vizyona nasıl sahip olacaktır? Türkiye’yle mi, yoksa Türkiye’siz mi? Türkiye’nin Doğu Akdeniz, Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu üzerindeki etkisini ve bu bölgelerle arasındaki yakın bağları göz ardı edebilir misiniz?

“Avrupa”nın geleceğinin temel özelliği ne olmalıdır: Yüzeysel bir coğrafi tanımlama mı, yoksa bir ortak değerler dizisi mi?

Herkesin bu sorular için kendi cevaplarına sahip olma hakkı vardır. Bununla birlikte, bizim duruşumuz açıktır ve Avrupa’nın 20, 50, 70 yıl zarfındaki geleceğine ilişkin vizyonumuz oldukça nettir:

Türkiye, yapay fay hatları bulunmayan, her zamankinden daha güçlü bir Avrupa istemektedir. Bu itibarla, vizyonumuz Avrupa’yı mümkün olan en üst seviyede iç ve dış dayanışma, işbirliği ve bütünleşme örneği olarak görmektir.

“Kayıp bir oyuncu” değil, küresel ölçekte gelişmelerle ilgilenen bir aktör niteliğinde bir Avrupa diliyoruz.

Küresel sorumluluklarını üstlenen bir Avrupa görmek istiyoruz.

Avrupa’nın akıllı ve yumuşak gücünü etkin bir şekilde yansıtmasını arzu ediyoruz.

Bugün hepimizi ilgilendiren ve karşı karşıya olduğumuz küresel konularda Avrupa’nın liderlik göstermesini bekliyoruz.

Avrupa’nın, adalet, eşitlik ve özgürlük ilkelerine dayanan daha iyi bir uluslararası düzen için çalışmasını istiyoruz.

Bu bağlamda, Türkiye’nin AB üyeliği, Avrupa bütünleşmesi projesi için stratejik bir zorunluluktur. Bu durum, AB’nin etkinliğini, anlamını ve inanılırlığını şüphesiz arttıracaktır.

Türkiye’nin dahil olduğu bir Birlik, Balkanlar’da, Akdeniz’de, Karadeniz’de, Kafkasya ve Orta Doğu bölgelerinde daha etkili olacaktır. Türkiye’nin katılımıyla, Avrupa değerleri ve politikaları kesinlikle daha büyük bir küresel erişim ve etkiye kavuşacaktır. Türkiye’nin AB üyeliği, yeni ortaya çıkmakta olan küresel düzende Avrupa’nın hak ettiği rolü üstlenmesine yardımcı olacaktır.

AB’nin küresel ve stratejik erişimi üyelerinin sınırlarında sona eren, içine dönük bir teşkilata dönüşmemesi için Türkiye’nin sağlayabileceği pek çok katkı bulunmaktadır.

Türkiye, genç ve dinamik nüfusu, hızlı ekonomik büyümesi, köklü kültürü ve demokrasisi ile çok boyutlu dış politikasıyla yeni ortaya çıkmakta olan küresel düzendeki haklı yerini alma arzusundadır.  

Dünyanın 16., Avrupa’nın ise 6. büyük ekonomisi olan ve gelişmekte olan piyasalar arasında ilk on içerisinde yeralan Türkiye, aynı zamanda bir G-20 üyesidir. Türkiye 2010 yılında ortalama %8,9’luk GSYİH artış oranıyla, Avrupa’nın en hızlı büyüyen ekonomisidir.

OECD’ye göre, Türkiye 2017 yılına kadar olan dönemde Çin ve Hindistan’ın ardından en yüksek üçüncü büyüme oranını sürdürebilecektir. Türkiye’nin katılımı, Avrupa iç pazarının büyüklüğünü arttıracak ve AB’nin küresel ekonomideki göreceli rekabet yeteneğini güçlendirecektir.

Türkiye’nin Birliğe getireceği katma değer yalnızca benzersiz coğrafyasından değil, aynı zamanda takip ettiği politikalardan da kaynaklanmaktadır. Türkiye; bölgesinde ve ötesinde demokrasi, barış, istikrar ve refah için “erdemli bir güç” olmayı arzulamaktadır.

NATO’daki en büyük ikinci orduya sahip olan Türkiye, AB’nin Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası’nın başarısında önemli bir role sahiptir. Türkiye, pek çok bölgede gerçekleştirilen gerek AB harekatlarına gerek uluslararası nitelikteki harekatlara güvenlik alanında sağladığı katkılarla bu konudaki kilit konumunu kanıtlamıştır.

Türkiye’nin dahil olduğu bir AB, Avrupa’nın güvenliğine yönelik hem dış hem de iç tehditlerle başa çıkma konusunda daha başarılı olacaktır. Avrupa’nın üstesinden gelmesi gereken ciddi güvenlik sorunları mevcuttur. Hangi sorundan bahsedersek bahsedelim, Türkiye, katkısıyla fark yaratabilecek bir ortaktır. AB üyesi olmayan ülkeler arasında Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası misyonları ve harekatlarına en büyük katkıyı sağlayan ülke olmayı sürdürmekteyiz.  

Türkiye, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da barış, istikrar ve güvenliğin tesis edilmesini ve bu ülkelerin demokrasiye geçişine yardımcı olmayı,

-Balkanların Avrupa-Atlantik topluluğuyla daha fazla bütünleşmesini,  

-Kafkasya ve Orta Asya’da demokrasiyi ve çatışmaların barışçıl yollardan çözümünü teşvik etmeyi;

-Avrupa’nın enerji arzı ve güvenliğinin arttırılmasına katkıda bulunmayı;

-ve Afganistan ve Güney Asya’da güvenlik ve istikrarı güçlendirmeyi hedeflemektedir.

Avrupa da aynı hedeflere sahiptir.

Türkiye’nin bu hedeflere ulaşabilmek için izlediği proaktif diplomasi, esasen AB’nin aynı hedeflere yönelik politikalarını tamamlamaktadır.

Türkiye’nin yaratabileceği farkla ilgili çok geçerli bir örnek, halihazırda Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yaşanmakta olan değişim rüzgarlarıdır. Güney komşularımızın bulunduğu bölgede son dönemde yaşanan gelişmeler, Avrupa’nın Türkiye’yle birlikte yaratabileceği farkı bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Türkiye’nin çağdaşlaşma süreci, büyük çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu bir toplumun demokrasiyi, insan haklarını, hukukun üstünlüğünü ve iyi yönetişimi teşmil etmekteki kabiliyetini yansıtmaktadır.

Bu yüzden Türkiye, güvenilirliğine ilaveten, aynı zamanda bölgede canlı bir demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi alanında bir ilham kaynağı haline gelmektedir.

Sonuç olarak, AB’nin Türkiye’nin üyeliğini kabul veya ret konusunda vereceği nihai karar, Avrupa’nın geleceği ve kıtanın uluslararası toplum tarafından algılanış biçimi üzerinde önemli etki yaratacaktır. Türkiye’yle bütünleşmesi gerçekleşmediği müddetçe, Avrupa’nın potansiyelinin tamamına hiçbir zaman ulaşamayacağına inanıyoruz.

Sevgili öğrenciler,

Az önce bahsettiğim üç kilit dinamik gözönüne alındığında, Türkiye’nin bu güçlü akımların kesişme noktasında bulunduğu sonucuna kolaylıkla ulaşılabilir.

Türkiye’nin AB’ye üyeliği, Avrupa’nın, Asya’nın yükselen ekonomik gücünü dengelemesine, demokratikleşmeyi Doğu’ya doğru yaymasına ve iç uyumunu yeniden canlandırmasına yardımcı olacaktır.

Bu stratejik zorunluluğu gözardı etmek ve Türkiye’yi Avrupa bütünleşme sürecinin dışında tutmaya çalışmak, büyük jeostratejik resmi görememek demektir.

Bununla birlikte, Türkiye ile AB arasındaki ahdi ilişkilerin başlamasından bu yana geçen 50 yıllık süreye rağmen, Türkiye’nin Avrupa yönelimine ilişkin tartışma son bulmamıştır.

Kimlik siyaseti ile de beslenen bu görüşler, Türkiye’nin Avrupa tarihindeki sağlam yerini gözardı etmektedir. Türkiye’nin Avrupa’yla bütünleşmesinin yersiz olduğunu düşünenlere yalnızca şu yanıtı veriyorum: Avrupa ismi Fenikeli prenses “Europa”dan gelmektedir ve bu ismin anlamı “güneşin battığı yer” olup, günümüz Türkiyesi’nin bulunduğu topraklara atıfta bulunmaktadır.

Avrupalı dostlarımızın bazılarının geleceğe bakmak yerine, halen geçmişe ve geçmişle bağlantılı önyargılara saplanıp kaldığını görmekten üzüntü duyuyorum.

Avrupalı liderler kıtamızın uzun vadeli stratejik çıkarlarına odaklanma yükümlülüğü altındadırlar.

Sizlere, yani Avrupa’nın geleceğine, yönelik güçlü bir sorumluluk duygusuyla düşünmek ve hareket etmek zorundadırlar.

Tarih her zaman olduğundan daha hızlı akmaktadır. Avrupa bunun gerisinde kalmamalıdır.

Mevcut liderlerinin şimdi, sağduyu ve stratejik vizyonla hareket etmeleri durumunda Avrupa’nın çok daha parlak bir geleceğe sahip olacağına olan güvenim tamdır.

Teşekkür ederim.

 

Yazdır Paylaş Yukarı