Chatham House’da Yaptıkları Konuşma

08.11.2010
Yazdır Paylaş Yazıları Büyült Yazıları Küçült

Kıymetli misafirler,

Bayanlar ve baylar,

Bugün Chatham House’da sizlerle beraber olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Esasen yarın, bu yılki Chatham House ödülünü alacak olmam, İngiltere ziyaretimi daha da anlamlı kılıyor. Chatham House üyelerine, mütevazı başarılarımı bu önemli ödülle onurlandırdıkları için yürekten teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

Uluslararası toplumun karşılaştığı günümüzün problemlerinin arkasındaki gerçekler son derece karmaşıktır.

Bu yüzden, Kraliyet Enstitüsü’nün çalışmaları, kamuoyunun ve siyaset yapıcılarının güncel olaylara daha geniş bir perspektiften bakmalarına yardım etmeleri ve ufuk açıcı tartışma yapmalarına ortam hazırlamaları açısından son derece faydalıdır.

Ayrıca, Dr. Niblett’e de, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde, “Uluslararası sistem, Avrupa ve Türkiye” üzerine kendi görüşlerimi sizlerle paylaşma fırsatı sunduğu için teşekkür ediyorum.

Esasen, üç İngiliz başbakanının evi olan bu seçkin kurumda ikinci kez konuşma yapıyorum.

Türkiye ve İngiltere, uzun ve ortak bir geçmişi paylaşmıştır. Dolayısıyla İngiltere’nin 16. yüzyılın sonlarında ilk büyükelçisini Osmanlı İmparatorluğu’na(orada ikamet etmek üzere) göndermiş olması şaşırtıcı değil. Osmanlı ise aynı şekilde, 1793’te Yusuf Agâh Efendi’yi ilk büyükelçi olarak Londra’ya tayin etmiştir.

Osmanlı ve İngiltere imparatorlukları zamanında, çok farklı bir uluslararası düzen mevcuttu. Peki, 21. yüzyılın ilk on yılını geride bırakmak üzere olduğumuz bugün durum nasıl? Daha sonra ise iyi işleyen bir uluslararası düzenin ana unsurları üzerine fikirlerimi paylaşmak istiyorum sizlerle.

Kıymetli konuklar,

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, uluslararası stratejik yeni bir ortam getirdi.

Çatışan bloklar arasındaki tehdidin ortadan kalkması, küresel barış adına iyi bir gelişme olmuştur.

Diğer önemli bir gelişme ise, çoğulculuk ve serbest pazar ilkelerini benimsemeleriyle Varşova Paktı’ndaki eski hasımlarımızın dostlarımız, ortaklarımız ve müttefiklerimiz olmalarıdır.

Ancak, Doğu-Batı çekişmelerinin sona ermesinin olumlu sonuçları barışa yönelik tehditlerin tamamının ortadan birdenbire kalktığı anlamına gelmiyordu. Soğuk Savaş düzeninin yerine, hemen uluslararası ilişkileri etkin bir şekilde yönetebilecek yeni bir sistem geçmiş değildi.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, bazılarının iddia ettiği gibi, tarihin sona ermesi anlamına da gelmiyordu. Bilakis, Soğuk Savaş sonrası dönemin hızı, tarihin akışının durmaktan ziyade ivme kazandığını gösteriyordu.

Ve bugün, insanlık tarihinde yepyeni bir sayfa açmamız gereken kritik bir kavşakta bulunduğumuzu fark ediyoruz. Terörizmle savaşmaktan tutun iklim değişikliğine kadar farklı zorluklarla karşı karşıyayız.

Yeni ve öngörülemeyen zorluklar ve fırsatlarla uluslararası sistem önümüzdeki on yılda yeni bir denge durumuna doğru kaçınılmaz bir şekilde evrilmektedir.

Kanaatimce, bugünkü uluslararası sistemde üç boyutlu bir “eksik denge” söz konusudur. Bu durum, siyasi, ekonomik ve sosyal alanlardaki eksikliklerden kaynaklanmaktadır.

Stratejik ve siyasi açıdan bu “eksik denge”, dediğim gibi esas olarak Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra yeni bir uluslararası düzen eksikliğinden dolayı ortaya çıktı.

Şu anda, dünya iki süper gücün etrafında dönmüyor. Uluslararası güç dengesinde, Batı’nın görece ağırlığı gittikçe azalmaktadır. Çin, Hindistan ve Rusya gibi yükselen güçler, uluslararası ilişkilerin ağırlık merkezini Asya’ya ve Doğu’ya doğru kaydırmaktadır.

Diğer taraftan, bu düzenin ve tehdit algılamasının dönüşümüyle geleneksel “güvenlik” anlayışının içeriği de değişmekte ve genişlemektedir.

Bugün, uluslararası sistem ne “tek kutuplu” ne “çok kutuplu” ne de “kutupsuz” olarak tanımlanabilir.

Ayrıca, küresel ekonomik kriz uluslararası ekonomik yönetimin zayıflığını ortaya çıkarmıştır. Krizin kötü etkileri, dünyanın birçok bölgesinde hâlâ hissedilmektedir.

Bu durum, ekonomide de “normal” diyebileceğimiz yeni bir düzen tesis etme ihtiyacını gündeme getirmiştir.

Bir yandan, kamu harcamalarında devasa bütçeler yöneten gelişmiş piyasa ekonomileri, diğer yandan ise cari bütçe fazlalıklarından kaynaklanan hızla büyüyen ekonomiler görmekteyiz.

Aynı zamanda, yüksek petrol, mal ve yiyecek fiyatlarından muzdarip en az gelişmiş ülkelerin aksine, bunlardan faydalanan birçok ülke mevcuttur.

Bütün bunlar, bizlere uluslararası ekonomik sistemin de bir “eksik denge”de olduğunu işaret etmektedir. Bu durum yeni ve normal bir dengeye kavuşana dek, küresel ve bölgesel seviyede şoklarla karşılaşabiliriz.

Günümüzde, barışa, istikrara ve refaha giden yol demokratik değerlerden ve insan hakları standartlarının yükselmesinden geçmektedir.

Benzer şekilde, hukukun üstünlüğü, siyasi çoğunluk, denge ve farklılıklara saygı gibi değerler daha fazla görmezden gelinemez.

Dünya nüfusunun sadece küçük bir kısmının bu sosyal ve insani değerlerden istifade ediyor olması da ayrıca üzüntü verici bir durumdur.

Milyarlarca insan maalesef, bu temel hak ve özgürlüklerden ve asgari geçim yollarından yoksun yaşamaktadır.

Bu insanların bir kısmı, yasa dışı yollardan gelişmiş ülkelere göç etmenin yollarını aramaktadır.

Diğer yandan, bu tür gittikçe artan bir göç, birçok gelişmiş ülkede, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve hoşgörüsüzlük gibi tehditlerin yeniden ortaya çıkmasını netice vermektedir.

Bu denkleme, en az gelişmiş ülkelerdeki eğitim ve sağlık hizmetlerine erişememe, cinsiyet ayrımcılığı, yoksulluk ve kronik açlık gibi problemleri ekleyebiliriz.

Bugünkü uluslararası yapı, aynı zamanda sosyal ve insani değerlerde ciddi manada “kusur ve eksikliklere” sahiptir.

Değerli misafirler,

Küreselleşmenin getirdiği yeni dinamikler, millî ve bölgesel tedbirlerin olumlu ancak sınırlı sonuç verdiği paradigmaya bir son vermiştir.

Dahası,  bu dinamikler, stratejik, ekonomik ve insani alanlarda minimum bir düzen ve denge kurulmasını zorunlu kılmıştır.

Bu tanımlama, kulağa biraz kasvetli gelebilir. Ancak, kötümserliğe yer yok. Eğer gerekli siyasi irade ve kararlılık sergilenebilirse, uluslararası toplumun başarısız olmaması için hiçbir sebep görmüyorum.

Bunlar benim şu anki şartlarla ilgili temel görüşlerim. Şimdi, yeni normal bir düzenin özellikleri hakkındaki görüşlerimi sizlerle paylaşmak isterim.

Bayanlar, baylar

19. yüzyılın son çeyreği boyunca, büyük güçler arasında, İngiltere’nin liderliğinde bir uyum temelli denge oluşmuştu.

21. yüzyılın ilk çeyreğinde ise, lider güç olarak ABD, AB (özellikle birliğin büyük ülkeleri), Rusya, Hindistan ve Brezilya gibi diğer güçler arasında uyuma dayanan bir düzenin ortaya çıktığına şahit oluyoruz.

Binlerce yıllık devlet geleneğinden istifade eden ve büyük impratorlukların tecrübesini, hatıralarını ve reflekslerini miras alan çağdaş Türkiye kesinlikle bu yeni ve normal uluslarası düzende yerini alacaktır.

Zengin insan kaynaklarımız, gelişen ekonomik gücümüz, derin köklere sahip kültürümüz ve demokrasi erdemimiz bu süreçte temel itici güçlerimiz olacaktır.

Bir süredir, Türkiye’nin BRIC ülkeleri arasına girmesi fikrini savunuyorum ve artık memnuniyetle görüyorum ki birçok stratejistler BRIC+Turkey nosyonundan bahsediyor.

Yine bir süredir, yeni bir siyaset ve diplomasi dili oluşturmak gereğini vurguluyorum.

Ne var ki, yeni bir diplomasi dili adına arzumuz ve yeni bir “normal” uluslararası düzen isteğimiz revizyononist düşüncelerden kaynaklanmamaktadır.

Bundan ziyade, nihayetinde bugün karşılaşmakta olduğumuz zorlukların üstesinden gelebilecek, tekamül eden bir uluslararası sistem öngörüyorum.

Gördüğüm şey şudur; bizleri müreffeh bir geleceğe ulaştıracak etkin bir uluslararası düzen, birbiriyle olumlu manada etkileşime geçebilecek çeşitli önemli nitelikleri barındırmalıdır.

İlkin, az önce bahsettiğim uluslararası ortamdaki “üç boyutlu eksiklikler”den kaynaklanan problemlere başarılı bir şekilde çözüm üretebilecek bir düzen kurulmasını görmek istiyoruz.

İkinci olarak, bu düzen, ülkelerin, Soğuk Savaş mantığıyla 1., 2., yada 3. dünya ülkeleri şeklinde sınıflandırılmayacağı bir düzen olmalıdır.

Üçüncüsü, uluslararası ilişkilere, evrensel değerler penceresinden yaklaşan, bütün dünyaya odaklanan ve tarih ve uluslararası ilişkiler anlayışı Avrupa merkezli olmayan bir düzen istiyoruz.

Dördüncü olarak, ilke ve hedeflerin üyelik reflekslerine üstün geldiği bir düzen arzusundayız.

Beşinci olarak, kazananlara mükâfat, kaybedenlere mücazat verildiği bir düzen yerine, yeni düzen mağlupların kalplerini ve akıllarını kazanabilmemize imkân tanımalıdır.

Altıncısı, bu düzen katılımcı ve herkesi kucaklayan adil bir düzen olmalıdır ve aynı zamanda gerektiği her zaman tehditleri bertaraf edebilecek güç, kapasite, vasıta ve düzenlemelere sahip bulunmalıdır.

Yedinci olarak, bu düzen çok kültürlü, çok boyutlu, heterojen ancak uyumlu bir düzen olmalıdır.

Bu aynı zamanda kimliklerin ve inançların hiyerarşik olarak sınıflandırılmadığı ve “diğeri”nin nefret edilmediği bilakis saygı görüp kucaklandığı bir düzen anlamına gelmektedir.

Sekizincisi, bu düzen, tek bir gücün hegemonyasını reddeden, güç merkezlerini çoğaltan ve onları karşılıklı dayanışma merkezleri olarak yorumlayan bir düzen olmalıdır.

Dokuzuncu ve son olarak, insanların taşıdıkları sembollerle değil nitelikleriyle başkalarından ayrıldıkları ve kendilerini retorikle değil yapıp ettikleriyle ifade ettikleri bir düzen istiyoruz.

Kıymetli konuklar,

Bu noktada, Türkiye’nin, bu vizyonu gerçeğe dönüştürmek adına neler yaptığını merak ediyor olabilirsiniz.

Basitçe söylersek, Türkiye bölgesinde iyilik adına bir güç olmayı sürdürmektedir ve bu tür bir uluslararası düzen inşası için olumlu katkılarda bulunmaktadır. Müsaade ederseniz bunu biraz açayım.

Tarihi boyunca Türkiye, kendisini fırsatlar ve zorluklarla kuşatılmış şekilde bulmuştur.

Türkiye, bu problem ve risklere yönelik olarak ve bu fırsatlardan faydalanırken, siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda birçok değere sahiptir.

Siyasi açıdan, güçlü bir NATO müttefiki, AB üyelik müzakerelerini sürdüren ve birçok bölgesel örgütün üyesi olan Türkiye, iletişimi ve bağlantıları güçlü bir ülkedir.

Ekonomik açıdan ise, Türkiye, küresel ısınmayı kontrol altına alma, sürdürülebilir enerji kaynaklarını sağlama ve yoksulluğu ortadan kaldırma gibi konularda gayret göstererek, G-20’ye katılımıyla daha iyi bir küresel ekonomik yapı oluşturmaya çalışmaktadır.

Ayrıca, etkin ve adil bir düzene giden yolun aynı zamanda bölgesel alandan da geçtiği kanaatindeyim. Bu yüzden, bölgesel çapta, Türkiye zaten geleceğin uluslararası düzenini tesis etme konusunda aktif bir rol oynamaktadır.

Bu bağlamda, 8 yıl önce halletmeye çalıştığımız ilk şey, komşularımızla aramızdaki demir perdeyi yıkmak olmuştur. O zamandan beri, komşularımızla sıfır kazançlı bir oyun değil sıfır sorunlu bir siyaset izliyoruz.

O zamandan beri yine, kurduğumuz bölgesel diyalog mekanizmalarıyla imzaladığımız serbest ticaret anlaşmaları, hayata geçirdiğimiz enerji, iletişim ve ulaşım projeleriyle Türkiye’nin etrafında bir istikrar, iş birliği ve refah koridoru oluşturuyoruz.

Ülkede gerçekleştirdiğimiz büyük demokratik ve sosyal reformlara paralel olarak, Türkiye insan haklarının gelişmesi ve insani meselelere dönük girişimlerin sadık destekçisi olmuştur.

Aynı zamanda, farklı kültür ve inançlar arasında anlayış ve saygıyı artırmak için ve ırkçılık, yabancı düşmanlığı, ayrımcılık ve hoşgörüsüzlükle mücadele adına elinden gelen her şeyi yapmaktadır.

Kıymetli dostlarım,

Küreselleşmenin getirdiği sorunlar en iyi şekilde demokratik ülkeler tarafından halledilebilir. Bu sürekli olarak verdiğimiz bir mesaj. Bundan dolayı, bu akşam Oxford Üniversitesi’nde yaptığım konuşmamın başlığını “İslam Dünyası, Demokrasi ve Kalkınma” olarak seçtim.

Bu tür konuları, bir Londra ya da Washington D.C. gibi Batı başkentlerinde konuşmak kolay olabilir ama benzer konuşmaları, 2003’te Tahran ve diğer İslam başkentlerinde de yapmıştım.

Mesajımızın inanılırlığı, çevremizdeki birçok milletle tarihî ve kültürel bağlarımızın olduğu gerçeğiyle güç kazanmaktadır.

Bu yüzden Türkiye, sürtüşmeli olan taraflar arasında diyalogu kolaylaştıran bir tür ara yüzey olarak davranmak suretiyle kültürler arası istidadını, yumuşak gücünü ve etkisini kullanmaktadır.

Balkanlar, Orta Doğu, Kafkaslar ve Orta Asya’daki diplomasi tarihimiz bu gerçeği göstermektedir.

Değerli konuklar,

Bugün, bazı aksiliklere karşın Türkiye, Avrupa Birliği’ne tam üyelik müzakerelerini yürüten dinamik bir ekonomidir.

Bu noktada, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde AB ve Türkiye-AB ilişkileri hakkındaki görüşlerimi sizlerle kısaca paylaşmak istiyorum.

İlki olarak şunu açıklamama müsaade edin: Türkiye’nin Batı yönelimi, tarihî bir arka planı olan ve güçlü bir stratejik mantığa sahip, nesiller üstü bir politikadır. Türkiye’nin AB üyelik hedefi, tarihî temelleri olan stratejik bir tercihtir.

Avrupa Birliği, bölgesel entegrasyon ve yönetimin muhtemelen en başarılı örneğidir.

AB aynı zamanda, iyi işleyen bir bölgesel düzenin barış, istikrar ve refahın kıtasal seviyede nasıl gelişebileceğini temsil etmektedir.

Ancak, genişleme üzerine yapılmakta olan tartışmalar, birliğin ilerlemesine katkıda bulunmamaktadır.

Aslına bakılacak olursa, AB genişlemesi İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana dünyadaki en büyük dış politika başarısıdır.

Diğer yandan, Türkiye’nin üyeliğinin AB içindeki uyumu ve insicamı bozacağını iddia etmek son derece yanlıştır.

Bilakis, Türkiye, dâhili ve harici dönüşümünü başarıyla tamamlamış bir AB’ye katılmayı arzu etmektedir.

Dolayısıyla vizyonumuz, mümkün olan en yüksek seviyede dayanışma, iş birliği ve entegrasyon örneği sergileyen bir birlik görmektir.

Bu, küresel gelişmeleri şekillendirmek için yumuşak gücünü akıllıca kullanan bir Avrupa Birliğidir. Hem bölgesinde hem de ötesinde küresel bir güç olarak hareket eden bir birlik.

AB, Türkiye’nin üyeliğiyle siyasi ve ekonomik olarak daha zayıf değil, daha güçlü olacaktır.

Ne var ki, bazı Avrupalı liderler, dünyanın yirmi, elli ya da yetmiş sene sonrasını göremiyor.

Bu basiret eksikliği, AB’nin ekonomik gücünü tamamlayan siyasi ve güvenlik konularında daha büyük sorumluluk alma istidadına sahip bir küresel aktör olma fikrinin önündeki en büyük engeli teşkil etmektedir.

“Uluslararası Güç Dengesi”nin Doğu ve Asya’ya doğru kaymakta olduğunu düşünürsek, Türkiye’nin AB’ye üye olması AB için stratejik bir zorunluluktur.

Şundan eminim ki, Türkiye’yi AB’ye kabul etmek, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde, tarihî öneme haiz bir dönüm noktası olacaktır.

Değerli misafirler,

Bugün, uluslararası ilişkiler, sadece millî çıkarlar, siyasi, ekonomik ve askerî güçle değil aynı zamanda kültür, tarih ve paylaşılan evrensel değerlerle de alakalıdır.

Bu bağlamda, Türkiye’nin adalet, eşitlik ve özgürlükler temeline dayalı daha iyi bir uluslararası düzen için çalışma kararlılığının altını bir kez daha çizmek isterim. Bu düzen, güç ve ilkeler arasında doğru dengeyi tesis eden bir sistemdir.

Bu çaba içinde, her zamanki gibi, uzun süreden beri dostumuz, ortağımız ve müttefikimiz olan İngiltere’yle omuz omuza çalışmaya devam edeceğiz.

Teşekkür ederim.

 

Yazdır Paylaş Yukarı