Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Zirve Toplantısı'nda Yaptığı Ulusal Beyan

23.09.2010
Yazdır Paylaş Yazıları Büyült Yazıları Küçült

Şimdi de Türkiye adına ulusal bir beyanda bulunmak istiyorum.

Konsey üyelerinin şu ana kadarki beyanlarını ve kendi tecrübelerine dayalı olarak sundukları değerli tahlilleri dinledikten sonra, toplantının şimdiden amacına ulaştığını söyleyebilirim.

Bu görüş alış-verişi ülkem için özellikle önem taşımaktadır. Zira Türkiye, Balkanlardan Orta Doğu’ya, Karadeniz ve Akdeniz’den Kafkaslar ve Orta Asya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada bir çok klasik ve asimetrik risk ve tehdidin kesiştiği stratejik bir konumda bulunmaktadır.

Bu nedenle, Türkiye çoğunlukla, gerek kendi, gerek daha ötesindeki bölgelerin güvenliğini etkileyen çok yönlü sorunlarla boğuşmak durumunda kalmakta ve bu geniş alanda barış ve istikrar üretmek için gayret göstermektedir.

Bunu yaparken de, uluslararası toplumun bir çok diğer üyesi gibi, önleyici diplomasi, arabuluculuk, barışı koruma ve barışı tesis gibi çok çeşitli araçları kullanmakta ve bu imkânlardan yararlanmaktadır.

Bu anlamda, Türkiye’nin son dönemde özellikle arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık alanındaki aktif çabalarıyla öne çıkması da bir tesadüf değildir. Zira biz, önleyici diplomatik girişimleri mevcut ve potansiyel sorunların çözümü bakımından en etkin ve düşük maliyetli yöntem olarak görmekteyiz. Bu nedenle de, uluslararası toplumun sorunları önleyici yeteneklerinin geliştirilmesine büyük önem atfetmekteyiz.

Halen devam eden fiili ihtilaflar bakımından ise, Türkiye, gerek Birleşmiş Milletler, gerek diğer uluslararası barışı koruma operasyonlarına kaydadeğer ölçüde birlik ve polis katkısında bulunan ülkeler arasında yer almaktadır.

Türkiye keza, sürdürülebilir barış için gerekli koşulların yaratılmasına yardımcı olmak amacıyla, kalkınma yardımları başta olmak üzere, ihtilaf sonrası barışı tesis çabalarında da aktif bir rol oynamaktadır.

Bu faaliyetlerimizden edindiğimiz dersler bugünkü görüşmemize de ışık tutabilecek niteliktedir.

İlk olarak, önleyici diplomasiden başlamak kaydıyla, uluslararası toplumun faaliyetlerini daha sağlıklı bir eşgüdüm içinde yürütmesi gerekmektedir. Mevcut güvenlik ortamının bölünmez ve çok boyutlu niteliği muvacehesinde, ilgili tüm aktörler işbirliği içinde çalışmalıdır.

Bu işbirliği de öncelikle Birleşmiş Milletlerden başlamalıdır. Özellikle Güvenlik Konseyi, BM sistemi içindeki ve dışındaki ortaklarına işbirliği elini uzatmalı ve ortak hedefler doğrultusundaki mevcut kıyaslamalı üstünlüklerden daha etkin şekilde yararlanabilmelidir. İkinci dile getirmek istediğim husus, Konseyin barış ve güvenliğe yaklaşımının daha kapsamlı ve stratejik bir nitelikte olması gereğidir.

Bugüne kadar, Konseyin elindeki imkanların daha ziyade, önleyici diploması, barış yapma, barışı koruma ve ihtilaf sonrası barışı tesis sırasını izleyecek şekilde ayrı ayrı kullanılması yönünde bir eğilim hâkim olmuştur.

Hâlbuki tecrübemiz, böylesine tek yönlü ve ardışık bir sıralamanın bizi her alanda geride bıraktığı ve kullanılan imkânların etkinliğini azalttığı yönünde olmuştur.

Bunun yerine, eldeki tüm araçları bütünlüklü ve tutarlı bir çerçeve içine oturtabilecek kapsamlı bir siyasi stratejinin oluşturulmasına ihtiyaç bulunmaktadır.

Örneğin, arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık sadece belirli uzlaşılara varılana kadar başvurulan bir yöntem olarak görülmemeli, bu alandaki çabalar barış anlaşmalarının uygulanması sürecinde de gerektiği ölçüde sürdürülebilmelidir.

Keza, giderek daha karmaşık ve iddialı bir nitelik kazanan barışı koruma operasyonları da sadece polis ve askeri birliklerin yürüteceği istikrar sağlama unsurları olarak görülmemeli, kalıcı başarının elde edilebilmesi için, uzun vadeli bir barışı tesis perspektifinin barışı koruma harekâtlarının yönergelerine erken bir aşamada dercedilmesine çalışılmalıdır.

Bu bağlamda, güvenlik ve kalkınma veya insan hakları, demokrasi ve güvenlik arasındaki önemli bağlantılar dikkate alınmalıdır.

Sürdürülebilir barış ve güvenlik için ihtilafların kökünde yatan nedenler tespit edilmeli ve bunların üzerine gidilmelidir.

Aynı şekilde, iyi yönetişim, hukukun üstünlüğü, insan hakları, ekonomik ve insani kalkınma alanlarındaki sivil yetenekler hem ulusal hem de uluslararası düzeyde geliştirilmelidir.

İfade etmek istediğim son husus, içinde bulunduğumuz güvenlik ortamının hızla değişen ve öngörülemeyen bir nitelik taşıdığı gerçeğine ilişkindir. Gerçekten de, günümüzde karşımıza çıkan risk ve tehditler sürekli bir değişim göstermekte, bu da bizi eylem ve tepkilerimizi gelişmelere göre uyarlama gereğiyle karşı karşıya bırakmaktadır.

Bununla birlikte Konsey, sarfedilen tüm çabalara rağmen, kendisini değişen şartlara uyarlama yönünde nispeten yavaş kalmaktadır.

Bu eksikliğin giderilmesi için, Konseyin Konsey üyesi olmayan ülkelerle daha fazla etkileşim içinde olması, şeffaf ve geleceğe dönük bir tavır sergilemesi gerekmektedir. Konseyin ayrıca, erken uyarı ve değerlendirme yeteneklerini geliştirmesi, esnek finansman mekanizmalarına kavuşması ihtiyacı bulunmaktadır.

Esasında daha tartışabileceğimiz birçok konu başlığı bulunmakla birlikte, zaman darlığı nedeniyle sözlerime burada son vermek ve bugünkü toplantımızın Konseyin barış ve güvenlik çabalarına yeni bir canlılık kazandırması yönündeki ümidimi dile getirmek istiyorum.

21. yüzyılın henüz yelken açılmamış sularında, uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması için daha etkin bir Güvenlik Konseyi’ne ihtiyaç duyduğumuza hiç kuşku yoktur. Bugünkü toplantımız bu hedefin esasen rahatlıkla ulaşılabilir olduğunu göstermiştir. Şimdi yapmamız gereken bu yönde gerekli somut adımları atabilmektir.

Türkiye, bu onurlu ve adil yolculukta Konseyin ve daha geniş anlamda uluslararası toplumun daimi ve güvenilir bir ortağı olacaktır.

Yazdır Paylaş Yukarı