11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, AK Parti’nin Kuruluş Hikayesini Anlattı

19.08.2026
Yazdır Paylaş Yazıları Büyült Yazıları Küçült
11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, AK Parti’nin Kuruluş Hikayesini Anlattı

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, kuruluşunun 25. yılını geride bırakan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) kuruluş sürecini, partinin ilk dönemindeki büyük reform hamlelerini, karşı karşıya kalınan tarihi sınavları ve Türkiye’nin geleceğine dair vizyonunu BBC Türkçe’ye verdiği özel mülakatta ayrıntılarıyla paylaştı. İstanbul Ayazağa’daki çalışma ofisinde gerçekleşen bu kapsamlı söyleşide Gül, muhabirler Mahmut Hamsici ve Osman Kaytazoğlu’nun sorularını yanıtlayarak; Fazilet Partisi’nden ayrılış sürecinden AK Parti’nin kuruluş mutfağına, 1 Mart tezkeresinden başbakanlık devir teslimine ve günümüz Türkiye’sinin içinden geçtiği sürece dair tarihi açıklamalarda bulundu.

Fazilet Partisi’ndeki Yol Ayrımı ve "Yenilikçiler" Hareketinin Doğuşu

Adalet ve Kalkınma Partisi'nin köklerinin Milli Görüş hareketine uzandığını belirten Abdullah Gül, bu gelenekten gelen Refah Partisi'nin (RP) 1998 yılında "laikliğe aykırı fiillerin odağı haline gelmesi" gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının ardından kurulan Fazilet Partisi'nde (FP) de ciddi bir zihniyet ve bakış ayrışması yaşandığını ifade etti. FP'nin 1999 yılında kapatma davasıyla yüz yüze kaldığı olağanüstü koşullarda, 14 Mayıs 2000 tarihinde kongreye gidildiğini hatırlattı. Hareketin kurucusu ve lideri Necmettin Erbakan'ın kongrede Recai Kutan'ın genel başkan olmasını istediğini, ancak bu süreçte partide "Yenilikçiler" ve "Gelenekçiler" olarak adlandırılan iki ana çizginin ortaya çıktığını belirtti. Gül, "O zaman halk bize Yenilikçiler dedi. Bizim ağabeylerimiz biraz daha statükocu, geleneksel düşünceler içerisinde oldukları için onlara Gelenekçiler ismini koydular" diyerek bu sıfatların yerleştiğini aktardı.

İki çizgi arasındaki temel yaklaşım farkını açıklayan Gül, kendilerinin parti politikalarının köklü biçimde değiştirilmesi gerektiğini savunduklarını vurguladı. Partinin daha çağdaş, daha anlaşılır olması, ideolojik retorikten sıyrılarak demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü ve temel insan haklarını esas alan, halka güven veren bir çizgiye gelmesi için mücadele ettiklerini söyledi. Gül, "Çoğumuz tabii o zaman gençti. Ama bu, genç yaşlı meselesi değil, önemli olan zihniyet ve bakış açısı" diyerek bu mücadelenin yaşla değil, tamamen zihniyet ve bakış açısıyla ilgili olduğunu ekledi.

Kongre Süreci ve Siyasi Ayrışma

14 Mayıs 2000 tarihinde gerçekleştirilen Fazilet Partisi kongresinde Gelenekçiler’in adayı Recai Kutan’a karşı Yenilikçiler’in adayı olarak yarışan Abdullah Gül, böylesi bir partide bu denli dürüst ve demokratik bir mücadelenin ilk kez yaşandığını ve bunun Türk siyasi tarihi için çok önemli bir vaka olduğunu belirtti. Kendilerine dışarıdan "İslamcı parti" sıfatı yakıştırıldığını ancak kendilerini hiçbir zaman böyle nitelendirmediklerini ifade eden Gül; dindar veya dini hassasiyetleri yüksek insanların bir arada olduğu, din özgürlüğüyle ilgili sorunları çözmeye odaklanan bir parti olarak görüldükleri için bu sıfatın dışarıdan verildiğini açıkladı. Gül, durumu şu sözlerle ifade etti:

"Bazıları dışarıdan bize İslamcı parti der. Biz hiçbir zaman kendimizi öyle vasıflandırmadık. Ama şu bir gerçek ki daha çok dindar insanların veyahut da dini konulara çok önem veren insanların bir arada olduğu, din özgürlüğüyle ilgili problemleri daima çözmek için uğraşan bir parti olduğumuz için ve politikalarımız da böyle görüldüğü için bu sıfat verildi. Böyle bir partide çok açık ve dürüst demokratik mücadele belki ilk defa oldu."

Kongrede Recai Kutan’ın yarışı 112 oy farkla kazandığını, ancak ertesi gün basında Gelenekçiler için "Aritmetik olarak kazandılar ama siyaseten kaybettiler" yorumlarının yapıldığını aktardı. Fazilet Partisi’nin 2001 yılında kapatılmasıyla Gelenekçiler Saadet Partisi (SP) çatısı altında toplanırken; Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde, aralarında Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Abdüllatif Şener’in de bulunduğu Yenilikçi kadro yepyeni bir parti kurmak üzere çalışmalara başladı.

İktidar Öncesi Titiz Hazırlıklar: Politika Araştırmaları ve Kolektif Akıl

Abdullah Gül, yeni partiye hazırlık sürecinde çok farklı kişilerle son derece yoğun toplantılar yapıldığını ve hazırlık sürecinin hummalı ve kolektif bir şekilde yürütüldüğünü vurguladı. Kendisinin başında olduğu Politika Araştırmaları Merkezi (PAM) ile Beşir Atalay’ın kurduğu Ankara Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin (ANAR) yürüttüğü çalışmalara dikkat çeken Gül, "Biz iktidara geldiğimizde ne yapacağız? Onun için çok ciddi çalışmalar yaptık. Bunu o zaman acil eylem planı diye ilan ettik" dedi.

Bu hazırlık heyetinin mutfağında, Devlet Planlama Teşkilatı’ndan tanıdıkları uzmanların, uluslararası finans kurumlarını çok iyi bilenlerin ve kendilerinden önceki büyük dönüşüm döneminde Kemal Derviş öncülüğünde yapılan ekonomik yeniden yapılanmada bizzat mutfakta yer almış nitelikli isimlerin görev aldığını belirtti. Ayrıca yurt dışından değerli akademisyenlerin de katılımıyla hukuki, siyasi, ekonomik, mali ve sağlıksal her konuyu derinlemesine çalıştıklerini ifade etti. Gül, seçime giderken ellerinde tüm bu çalışmaların yer aldığı kalın dosyaların hazır olduğunu belirtti.

Gül, partinin vizyoner belgelerine verdiği önemi ve bu belgelerin hazırlanış biçimini şu sözlerle dile getirdi:

"AK Parti'nin kuruluş dokümanlarının hiçbiri sadece aramızdan bir kişinin eline kaleme alıp da yazdığı belgeler değildir. Bunlarla ilgili seminerler, toplantılar, tartışmalar, workshoplar yaptık ve bütün bu belgeleri bunların neticesinde yazdık. Onun için ben hâlâ AK Parti'nin kuruluş belgelerine, manifestosuna, programına gerçekten çok değer veririm ve doğrusu, hepsinin çok daha uzun gelecek için Türkiye'ye hitap ettiğine inanırım."

Milli Görüş Çizgisi ve "Muhafazakâr Demokrat" Kimliği

AK Parti kurucularının büyük ölçüde Milli Görüş kökenli olması ve Recep Tayyip Erdoğan'ın başbakan olduğu 2003 yılında dile getirdiği "Milli Görüş elbisesini çıkardık" ifadesi üzerinden yapılan tartışmaları değerlendiren Gül, "Milli Görüş elbisesi ne zaman çıkarıldı?" sorusuna yanıt verirken terminolojik karmaşanın yanlış anlamalara yol açabileceğine dikkat çekti. Kendi pencerelerinden Milli Görüş anlayışını; "Kendimize özgüven sağlamak, yerli milli meselelere sahip çıkmak, körü körüne bir Batı taklitçiliği yapmamak ve Türkiye'deki özgürlüklerin boyutunu hep genişletmek, insanların istediği gibi yaşamalarını sağlamak" olarak tanımladı.

Necmettin Erbakan'ın bu fikri kurgularken gerek Türk tarihinden gerek bütün İslam tarihinden çıkarılan derslerden faydalandığını söyleyen Gül, AK Parti'yi kurarken bu birikimi tamamen reddetmediklerini belirtti. Ancak bunları sadece ideolojik bir dille sunmanın devleti ve toplumu yönetmede yetersiz kalacağını, bu değerlerin hem içeride hem dışarıda herkesin anlayabileceği ortak ve çağdaş bir terminolojiyle izah edilmesi gerektiğini savundu:

"Dolayısıyla bizim açıkçası AK Parti'yi kurarken bütün bunları reddetiyor gibi bir durumumuz söz konusu değildi. Ama bunların daha düzgün bir şekilde izahı, yani tabiri caizse herkesin anlayabileceği ortak terminolojilerle içeride ve dışarıda izahı gerekir. Bunları sadece ideolojik bir bakış şeklinde sunarsanız böyle bir bakışla devlet idare etmek, toplumu idare etmek mümkün değil."

Partinin benimsediği "Muhafazakâr Demokrat" kimliğinin tesadüfen verilmediğini, bu kavramı kendilerinin seçtiğini vurgulayan Gül, bu siyasi kimliğin iki ana sütununu şöyle açıkladı:

Muhafazakârlık: Statükoculuk anlamına gelmez; moral değerlere önem veren, inançlara, dünyaya bakış açısına, geleneğe ve tarihe önem veren, inandığı değerlere uygun yaşamaya gayret eden bir anlayışı temsil eder. Gül, "İnandığımız gibi yaşamaya gayret sarf eden bir topluluktuk" sözleriyle bu yaklaşımı özetledi.

Demokrasi: Sadece seçimle sınırlı olmayan; hukukun üstünlüğünü, temel hak ve özgürlüklerin garanti altına alınmasını ve iyi yönetişim ilkelerini kapsayan en iyi yönetim şeklidir. Gül, geleneksel olarak geçmişte "demokrasi" kelimesini çok sık kullanmayan, bunun yerine sadece "milli irade" kavramını öne çıkaran bir çizgiden gelmelerine rağmen, bugünün dünyasında demokrasinin vazgeçilmez bir gerçeklik olduğunu ve görmezden gelinemeyeceğini ifade etti.

3 Kasım Seçimleri ve Sürpriz İktidar

14 Ağustos 2001'de kurulan AK Parti'nin, henüz seçime girmeden uluslararası temaslarını başlattığını belirten Gül, seçim kampanyası sürerken Ali Babacan ve Nazım Ekren'i Londra ve New York’a göndererek parti programını küresel finans çevrelerine bizzat anlattırdığını hatırlattı:

"Seçim kampanyamız sırasında o zaman iki arkadaşımızı, Ali Babacan ve Nazım Ekren'i, New York'a ve Londra'ya gönderdim ve oralarda bütün uluslararası finans çevrelerine bu programlarimizi anlatmalarını istedim. Anlattılar."

Dönemin DSP-ANAP-MHP koalisyon hükümetinde yer alan Devlet Bahçeli'nin 15 Temmuz 2002'deki sürpriz çağrısının ardından Türkiye, 3 Kasım 2002'de erken seçime gitti. Seçim sonuçlarının büyük bir sürpriz olduğunu belirten Gül, eski partilerin baraj altında kalmasıyla parlamentoda AK Parti ve CHP'den oluşan iki partili bir dönemin başladığını kaydetti:

"Seçimi kazandığımızda tabii ki tek başına iktidarımız büyük bir sürpriz oldu, çünkü Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi seçim barajını geçemediler. Biz ve Cumhuriyet Halk Partisi ile iki partili bir dönem başladı."

Tarihi 1 Mart Tezkeresi ve Saygın Dış Politika

Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi yasaklı olması sebebiyle AK Parti hükümetinin ilk başbakanı olan Abdullah Gül, göreve başlar başlamaz Bakanlar Kurulu üye sayısını 38'den 23'e indirdiklerini ve olağanüstü hâl (OHAL) uygulamasını kaldırdıklarını hatırlattı. Gül, "Bütün bunlar hep elimizde metin olarak belliydi. Beş sene sonra biz bütün Türkiye'ye ve dünyaya ilan ettiğimiz bu acil eylem planının %78'ini uygulamışız" dedi.

Görev tesliminde eski Başbakan Bülent Ecevit’in kendisini Irak Savaşı konusunda uyardığını paylaşan Gül, Amerikalıların o dönemden itibaren Türkiye üzerinden lojistik faaliyetlere giriştiğini belirtti. Kısa süre sonra ABD'nin Irak savaşında Türkiye topraklarını kullanmasını talep eden 1 Mart Tezkeresi süreciyle karşı karşıya kaldıklarını anlattı. Kamuoyundaki yoğun savaş karşıtı duruşa karşılık parti lideri Erdoğan’ın tezkerenin geçmesini savunduğunu ancak partide farklı seslerin yükseldiğini ifade eden Gül, uluslararası basının "Meclisten bu izni nasıl çıkaracaksınız?" sorusuna şu cevabı verdiğini aktardı:

"Hiç unutmuyorum, BBC, CNN International geldiğinde, 'Halkınız savaşa karşı, nasıl halledeceksin?' diyorlardı. Yani 'meclisten bu izni nasıl çıkartacaksın?' Bunu sorduklarında 'Ben ne emirim, ne sultanım, ne kralım. Ben seçilmiş bir başbakanım. Dolayısıyla bunu meclise getireceğim' diyordum."

Gül, oylama günü milletvekillerini tamamen serbest bıraktıklarını belirten meclisteki son toplantıda onlara söylediklerini şu sözlerle aktardı:

"Meclise getirdiğimizde, son yaptığımız toplantıda, açıkçası milletvekillerine 'Amerikan Kongresi neyse burası da odur' dedim. Söylediğim şey şuydu: 'Ben mecburum, altında benim imzam var ama siz mecbur değilsiniz. Siz nasıl düşünüyorsanız, neye inanıyorsanız öyle oy kullanın."

Yapılan oylamada 250 ret oyuna karşılık 264 kabul ve 19 çekimser oy çıktı. Kabul oylarının fazla olmasına rağmen anayasal salt çoğunluk olan 267 sayısına ulaşılamadı için tezkere reddedildi. Bu kararın Türkiye'nin bağımsız olduğunu, başka bir ülkenin kuyruğuna takılmayan bağımsız bir devlet olduğunu dünyaya kanıtladığını belirten Gül, oylama akşamı Rusya Başbakanı Vladimir Putin'in kendisini arayarak, "Hepimiz bizi oyaladığınızı düşünüyorduk ama ne kadar saygı duyulacak bir ülke olduğunuzu dünyaya gösterdiniz" diyerek tebrik ettiğini açıkladı. Gül, bu onurlu duruşun AK Parti'nin Avrupa, Arap dünyası ve tüm İslam coğrafyasındaki yıldızını parlatan esas yükseliş miladı olduğunu vurguladı.

Siyasi Yasağın Kalkması ve Başbakanlığın Devri

Erdoğan’ın siyasi yasağının kaldırılması sürecinde anayasa değişikliği teklifinin CHP’nin desteğiyle kabul edildiğini belirten Gül, dönemin CHP Lideri Deniz Baykal’ın hakkını teslim ederek, "Orada Cumhuriyet Halk Partisi'nin, Deniz Baykal'ın hakkını teslim etmek gerekir. Onlar eğer bu desteği vermeseler o yapılmazdı" dedi.

Siirt’te 9 Mart 2003’te yenilenen seçimlerin ardından Erdoğan’ın Meclis’e girmesiyle birlikte, başbakanlık görevini sürdürmeyi kendi siyasi ahlak ve etik anlayışına yakıştıramadığını ifade eden Gül, devir sürecini şöyle anlattı:

"Milletvekili oldu, yeminini etti. Ondan sonra açıkçası bu şekilde devam etmeyi doğrusu ne siyasi ahlakıma ne etik anlayışıma uygun buldum. Sağdan soldan, içeriden dışarıdan, 'Aman sen devam et' diye telkinlerin çoğaldığını da görünce, bir gün hiç kimsenin haberi yoktu, Tayyip Bey'in hiç haberi yoktu, merkeze gittim. Dedim ki 'Bak arkadaş, artık değişiyoruz' dedim. Doğrusu onun da hiç beklemediği bir şeydi. Önce 'Niye acele ediyoruz?' dedi. 'Yok' dedim, 'Artık bu şekilde olmaz' dedim. 'Ben ayrılacağım sen gel başbakanlığı devral' dedim."

Gül, başbakanlığı 14 Mart 2003'te Erdoğan'a devrederek kabinede Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı. Kendi kurduğu hükümet mimarisi ve programın aynen devam ettiğini, dış politika ve genel devlet yönetimindeki deneyimlerini Erdoğan'ın yerel yönetim tecrübesiyle birleştirerek beş yıl boyunca "sırt sırta verip" büyük bir uyumla çalıştıklerini kaydetti:

"Bu beş yıl içerisinde tabii genel ülke politikalarını, dış politikayı ben şüphesiz ki daha iyi biliyordum. Çünkü Tayyip Bey'in İstanbul'da belediye başkanlığı tecrübesi vardı sadece o zaman. Kabineyi de kendim kurdum doğrusu ve teklif ettim. Tayyip Bey'in sadece bir teklifi oldu. Daha sonra onu da kendisi değiştirdi başbakan olunca. Dolayısıyla kurduğum hükümet çatısı ve program aynı şekilde devam etti. Hiçbir şey olmamış gibi devam ettik. Sırt sırta verdik ve çalıştık."

Başbakanlığı devralırken Erdoğan’ın Gül’e "Kardeşim" diye hitap ettiğini ve 2007 yılındaki cumhurbaşkanlığı adaylığını da aynı şekilde açıkladığını belirten Gül, 2007'de cumhurbaşkanı seçilerek partiden ayrıldığını ve 2014'te görev süresini tamamladıktan sonra aktif siyasete dönmediğini hatırlattı.

"Kuruluş Vizyonu Bugün de Türkiye’nin Çıkış Yoludur"

Cumhurbaşkanlığı görevinden ayrılma sürecinde yaşanan bazı rahatsızlıkları dönem dönem basına yansıyan ve cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişi yanlış bularak parlamenter sistemi savunan Abdullah Gül, son dönemdeki siyasi tartışmalara doğrudan girmek istemediğini belirtmekle birlikte, AK Parti dönemini ikiye ayırdığını ifade etti. İkinci dönemde yaşanan 15 Temmuz hain darbe girişimi gibi olağanüstü olayların ülkede derin bir travma yarattığını ve bu süreçte geçmişte yapılan pek çok reformun mecburen geriye gittiğini dile getirdi.

Gül, Türkiye’nin geleceğine ışık tutacak şu önemli çağrıyla sözlerini tamamladı:

"İkinci dediğim dönemde Türkiye'de olağanüstü şeyler yaşandı. Başta hain darbe teşebbüsü yaşandı. Bu tabii Türkiye içerisinde büyük bir travma yaşattı. Birçok şeyler, bu yaptığımız reformlar mecburen birçoğu geriye gitti. Ümit ediyorum ki bütün bu travmalar, bütün bunlar hep atlatılır artık ve Türkiye tekrar AK Parti'nin o ilk dönemlerindeki, ilk deklare ettiği vizyon çerçevesinde yönetilmeye başlar. O kuruluş vizyonunun hâlâ bugün Türkiye için geçerli olduğu kanaatındayım. Eğer AK Parti o vizyona tekrar sahip çıkarsa ekonomik, demokratik, hukuk, açısından Türkiye'ye, Türkiye'nin geleceğine çok şey kazandırır diye düşünüyorum."

Tüm Haberler

Yazdır Paylaş Yukarı